Bugün de her zamanki gibi yaklaşık 5.30 gibi uyandık. Kahvaltımızı ettik. Çizim yapacağımızı düşünürken kendimizi yine kazı alanında bulduk. Yine yorucu, yine sıcak, yine aynı olan işimiz ve günümüze başladık. Kazı yine aynı temposuyla devam etti. Bir ara kazı alanına bir köy sakini geldi. Bizim çıldırmış olduğumuzu düşünmüş olacak ki “yav benim bir kepçem var. Kepçeyi getireyim, sizin bir senede kazdığınızı 10 dk. da kazalım.” dedi. Şimdi nereden baksan adam haklı, bir şey de diyemedik o yüzden. Senelerdir uğraşılıyor hepi topu ufacık bir alan meydana çıkmış. =)
Saat 13.00a doğru günlerdir manyak gibi ortalığın temizlenmesinin, heyacan ve telaşın nedenini gördüm. Son model KİA marka jeepinden Ray Ban, aviator model, altın çerçeveli güneş gözlüğüyle 55-60 yaşlarında bir adam indi. Bizim çalıştığımız kazı açması bir alkış kıyamet geleni selamlıyordu. Kazının yürütücüsü hemen gidip bir tebessümle gelen adamın elinden öptü. Bir kaç öğrenci de etrafına doluşmuştu. Adamın dudaklarından ilk dökülen sözler mırıldanarak “Meaşallah, meaşallah..” idi. Elini öptürürken hissettiği saygı herhalde bir şeyhin müridi arasında hissettiği saygı duygusuyla yaklaşık aynı idi. Bu gelen adamın yüzündeki tebessümden okunuyordu. O geldiği anda tüm ekibin havası bir anda değişti. Tüm ilgi ondaydı.
Gelen adam Parion’un kurtarıcısı, buraların fatihi, bölümünün mesihi, Herr Direktör, profesör doktor Cevat Başaran. Müritleri arasında oldukça sevilen biri. Hayatımda gördüğüm diğer profesörlere hiç benzemiyor. Muhtemelen çok bilgili biridir ama, daha çok Gaziantep’te satın aldığı hanın restorasyonunu kontrol etmeye geldiğinde tanışma fırsatı bulduğum tam bir aile şirketi olan Polaris terliklerinin sahibi, muhtemelen hayatında kaç kere hacca gittiğini hatırlamayan kişiye çok benziyor. Damatları; adamın yanında otururken el pençe divan durarak ona saygılarını gösteriyorlardı. Adamın çayını getiren çocuk önce çayı adamnı gözlerine bakmadan uzatıyor, sonra elini öpüyor ve sonra arkasını dönmeden geri geri ortamdan ayrılıyordu. Prof. Cevat ile bu adamın ne farkı var acaba?
Cevat Hocanın kısa ziyareti aynı karizmasıyla jeepine binip giderek sona erdi. Saat 14.00 olmadan kızlara paydos veerildi, biz de öğle yemeği için kazı evine geri döndük. Yemek henüz başlamadan Cevat hocanın bir tek ricası bir emir olarak kabul edilerek, son model jeepine herhangi bir zarar gelmesin diye yaklaşık 5 kişi tente germek için görevlendirildi.
Öğle yemeğinden sonra apar topar denize koştuk. Bu sefer denize girerken resmen kendi vücudumdan utandım. Neredeyse vücudumun her 10 cm2 sinde ya bir morluk ya bir yara ya da bir sivrisinrk ısırığı var. Amele yanıklarımdan ya da göt-göbeğimden bhasetmek bile istemiyorum. Morluklarımdan dolayı el arabasında o kadar da iyi olmadığımı düşünüyorum.
Denizden gelirken yolda Attila ve Umutla her yerde, herkesle, har zaman yapıldığı gibi kamp dedikodusu yaptık. Sonra Tiaytro açmasına gittik. Süslemeler, kabartmalar, sütunlar adeta büyüleyici. Onlar hakkında şimdilik sadece çok güzel olmalarından öte bir şey söyleyemiyorum. Ama bir sürü arkeologun arasında elbet bir kaç şey öğreneceğim. Buralar gün geçtikçe (kazılardan daha çok buluntu çıktıkça) güzelleşiyor. Yerin altında bir (ya da çok daha fazla) medeniyetin yatıyor olduğunu bilemek ve bu medeniyete dokunmak, çıkartılmasına yardım etmek ve tanık olmak çok ayrı bir duygu.
Denizden sonra kazıevine döndük. Be yaklaşık bir saat yatağımda sızdım. Akşam yemeğine uyandırılmayı tembihlemiştim ve uyandırdılar. Bir önceki gün de Teoman’la konuştuğumuz üzre film izleme planımızı gerçekleştirdik. Bir önceki gün araya kaynadığı için yapamamıştık. Ama bugün sahil kıyısındaki yarı lokanta yarı çay bahçesine gidip denize doğru bakam bir masaya geçip Caotica Ana’yı izledik. İlk izlediğim kadar heyecanlı ve etkileyiciydi. Açık havada huzurlu bir şekilde, denize karşı çaylarımızı yudumlayarak Caotica Ana izlemesi çok keyifliydi. Keşke bir de sivrisineklerle uğraşmak zorunda kalmasaydık. Bütün bu güzel atmosferde sivrisinekler, filmin karşısında iki damla göz dökmeme mani olamadılar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder