temmuz02

2 Temmuz Madımak Oteli’nin yanışının yıldönümü!
Nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum, sabahki atraksiyonların hiçbirini duymadım. Öylece 09.00-09.30a kadar yatakta tembellik yaptım. Uykumu almış olmanın verdiği  güzel his ile uyandım. Bavulumu hazırlamaya koyuldum. Makyajımı yaptım. Ne giyeceğime karar vermek için yarım saat oyalandım. Kahvaltımı ettim. Kızlarla sohbet ettim. Bir kısmının çizimlerini kontrol ettim. Minibüs seferlerine baktığımda saat 12.00 ve 14.00da minibüslerin olduğunu gördüm. Saat 12.00a yetişebilirdim ama Cuma olmasından ötürü 12.00daki paydosu mu beklemeliyim ve dolayısıyla anca 14.00 minibüsüne yetişebilirim, yoksa kendi çabalarımla 12.00 minibüsüne mi yetişsem diye kafayı yedim. Bavullarımı dışarı çıkardım. Kendi başıma çakıl taşlarında bavulumu süremeyeceğimi anladım. Derken 11.30 gibi Teoman’ı gördüm. Ona rica ettim ve apar topar 12.00 minibüsüne yetişmeye koyulduk. Teoman’ı hiç olmazsa gitmeden tekrar görmek iyi geldi. Minibüse yetişmeyi başardık. Ona gece yazdığım yazıyı hediye ettim ve minibüse atladım.
Ve muhtemelen bir daha dönmemek üzere Parion’dan ayrıldım...

temmuz01

Yine sabahın taa köründe uyanıp kahvaltımızı yaptık. Bugün gözümü açamıyordum. Sabahları kahve içme alışkanlığımı geri kazandım. Haliyle her ne kadar biyolojik saat zırvalığı yapsam da 5.00 hiç be benim standartlarıma göre uygun bir kalkma saati değil. Uyanmak için hala kahveye ihtiyaç duyuyorum. Bunu da bildiğimden kendi kahvemi getirmiş olmak sıkıntı yaşamamama neden oldu. Birinci kahvemden sonra hala uyanamadığımı hissettiğimde ikinci kahvemi koydum. Ama bardağımı çizim pozisyonuma göre ters bir yere koyduğumdan kahvemi döktüm ve ortalığı rezil ettim. Bir de üzerine kahve döktüğüm minderleri yıkamakla uğraştım. İşte o zaman artık uyandım. Yani kahve yine de her durumda işe yaradı.=) Seni seviyorum kahve!
Bir önceki çizim performansımıza göre yine fena olmayan bir performansla çizimlerimizi yaptık. Çizim yaparken dinlediğimiz müzik krizi yaşandı. Hiç kimsenin sevidiği müzik birbirini tutmadığı için sinirler ufak ufak gerilmişti. Ben Cat Stevens açıp ne kadar da dinlendirici diye çizim yaparken iyi gidebileceğini düşünmüştüm. Hiç olmazsa Cat Stevens Müslüman, belki oradan bir ortak nokta yakalasak? Ama içeri giren günün nöbetçisi “aha yine yabancı.” yorumunu yapınca ben bayağı sinirlendim. Eğer şarkıları Türkçe ve yabancı olarak ayırırsan ve “yabancı sevmiyorum” mantığıyla hareket edersen dünyanın geri kalanını çöpe atmış olacağını söyledim. Türkiye’nin dünya üzerinde pek de fazla bir ederi olmadığını ve eğer bu Türklüğü bu kadar önemserse dünyaya kulaklarını kapatmış olacağını ve ayrıca da müziğin evrensel olduğunu, eğer sözleri anlamıyorsa da en azından melodi hoşuna gitse de o şarkını dinlenebilir olduğunu söyledim. Nöbetçinin biraz alaycı bir tavırdan sonra da oldukça moralim ve sinirim bozuldu. Günün nöbetçisi de “Ben Türk milliyetçisiyim!” diyerek tarafını açıkça belli ettiğinde daha fazla bir şey söylemeye ihtiyaç duymayarak biraz yalnız kalmak için dışarı çıktım. Geri döndüğümde ise o gergin hava biraz yumuşamıştı ve aynı muhabbetimize geri döndük.
Saat 14.00a doğru bizim haberimizi yapmaya gelen Anadolu Ajans’ın haberini gördük: http://www.haberjet.com/NewsDetail.aspx?NewsID=708063
Öğle yemeğinde tüm kamp toplandı. Yemeklerimizi yedik. Acaba haftasonu için bir gün fazladan izin alabilir miyim diye düşünüyordum. Haftasonu Bandırma’ya anneannemin yanına gitmeyi planlıyordum. Bunun için bizim çizimlerle ilgilenen hocaya gittim sordum. O da izin alabileceğimi ama Cevat hocayla görüşmem gerektiğini söyledi. Yemekten sonra bir süre Cevat hocanın yalnız kalmasını bekledim. Yemek ve muhabbeti sırasında sıkboğaz etmek istemedim. Uzunca bir süre bekledikten sonra hala etrafıyla muhabbetine son vermediğinden sıkıldım ve bir süre etrafta dolandım.
Sonra bizim kazı açması yürütücüsünün bana seslendiğini duyduğumda yanına gittim. Bana başka bir  üniversiteden (Sivas Üniversitesi olduğunu söylüyor) mimar bir kızın geleceğini, kızlar için kalacak yerin olmadığını, benimle yapamadıklarını, eğer ki kendimi biraz daha geliştirebilirsem belki daha sonraki sefere olabileceğini ve kamptan ayrılmam gerektiğini söyledi. Ben de çizim yapmak için çizim ile ilgilenen hocayla görüştüğümü ve çizim yapabileceğimi söyledim. Aralarında o konuyu konuştuklarını yeni gelecek mimar arkadaşla halledebileceklerini söyledi. Benim total station denilen karmaşık alet ile arazinin ölçümünü yapamadığımı haliyle olmayacağını söyledi. Benimle konuşurken aklımdan söyleyecek binlerce şey geçti, çünkü bana söylediği sebeplerin hiç biri inandırıcı gelmemişti. Ya çözülebilir problemler ya da zaten kazıya başlamadan önce de belli olan şeylerden bahsediyordu. Tüm bu çelişkilerimi söylemek istedim. Söylemedim ama. “Peki hocam.” dedim.
Başta sinirlerim oldukça bozuldu. Çünkü ben tüm çabalarıma rağmen pes etmemiş, ayak uydurmaya çabalamıştım ama karşı taraf benim gösterdiğim sabrı gösterememişti. Benden teknik anlamda bir şehir plancı olarak ne bekleyecekleri az çok belli olduğundan ve ben bunun üzerine bir şeyler koymaya çabalamışken bu bahaneler zaten garip ve saçma. Altında muhakkak ki başka nedenler olacak ki benim ayrılmamı gerektiriyor. Bunun farklı olanı elemek ve tektiplerştirmek mantığıyla hareketle yapılmış bir davranış olduğunu düşünüyorum.
Hocayla konuşmamdan sonra kızlar henüz durumun farkında değillerken birlikte sahile gitmemizi teklif ettiler. Ben onları sadece geçiştirerek Teoman’ı buldum. Biraz utanarak, sıkılarak, kimseciklere gözükmek istemeden Teoman’a bir şey söyleyeceğimi söyleyerek onu kenara bir yere çektim. Ona ertesi gün kamptan ayrılacağımı ve bunun benim isteğim dışında geliştiğini söyledim. O da “gel biraz yürüyelim” dedi. Kimseciklere gözükmeden gitmek uzaklaşmak istedim, çünkü bu bir nevi başarısızlık da anlamına geliyor. Ben o kadar kendimden ödün vermeye çabalarken, herkesle aynı düzende uyum içinde gerçekten öğrenme hevesiyle uğraşırken kovulmak fikri pek kabul edilir değil.
Teoman’la gidilebilecek tek yer olan lokanta-çay bahçesi benzeri yere gitmeye karar verdik. Yolda kamptan Hünkarları gördük. Bir patapatla geliyorlardı. Patapatın arkasına atladık. Mecburen selamlaşıp konuşmak durumunda kaldık. Oysa ki ben biraz yalnız kalmak istiyordum. Neyse ki pek bize takılmadılar. Teoman’la oturup durum kritiği yaptık. Aslında kurtulduğum için sevinmeliyim gibi davranıyordu bana ama ben pek sevinemiyordum. Çünkü “ben bırakıyorum” dememiştim, onun yerine “sen git” dediler. Gerçi “ben bırakıyorum” da vaz geçmek anlamına geldiğinden yine şimdi hissettiğimden biraz daha farklı olan bir başarısızlık hissi uyanacaktı. Ama yine adı başarısızlık olacaktı. Ancak kendi isteğinle gitmenin altına çeşitli bahaneler yükleyip kendini haklı da çıkarabilirdin. Şimdi ise haklı haksı mavzusu bile yok ortada.
Teoman’la bir kaç saat duruma küfredip gidiyor olmama üzüldükten sonra ben belki de ağlamak için yalnız kalmak istedim. Halbu ki orta da ağlanacak bir durum da yokken üstelik... Bir kaç kere “sen sıkılıyorsan git istersen benimle kalmak zorunda değilsin” dedimse de beni pek sallamadı. Ve en sonunda bunu söylediğim için kızdı. Ben de bir şey söylemedim sonra. Artık o lokanta-çay bahçesi benzeri yerden sıkıldıktan sonra kalkıp biraz yürümeye karar verdik.
Köyün bitimine doğru, köyün en güzel plajının ucuna yürüdük. En ucundaki kayalıklara tırmandık. Denizin içindeki garip canlılarla oynamaya başladık. Çocukken de aynı şeyi yapardım. Zaten sonra yaklaşık 6-7 yaşlarında bir kaç çocuk geldi. Bizim yaptığımızın aynısını yapıyorlardı. Biz yengeç, denizanası, midye ve irili ufaklı balıklarla oynuyorduk; onlar ise yengeç avına çıkmışlardı. Bir süre böyle oyun oynadıktan sonra ara sıra niye gittiğimi sorgulayıp, ara sıra küfredip, ara sıra unutup güle oynaya vakit geçirdik. Derken oyun birbirimizi ıslatmaya döndü ve denize girmekten farkı olmayan bir deniz suyu banyosundan ve deniz anası savaşından sonra kurumak için biraz güneşlendik. Ama ortada bir sorun vardı. Ben zaten iyice kör olduğumdan ve üzerime su döken biri varken ben de ona su sıçrattığımı sanıyordum. Ama nafile çabam onu değil de kendi kendimi ıslatmama yardımcı olmaktan öte gitmemişti. Bunu da anca ateşkes ilan ettikten ve gözlüklerimi kuruladıktan sonra anladım ki tek ıslanmış olan bendim.
Biraz kuruduktan sonra kazıevine gittik, ben yine utana sıkıla, kimseye gözükmeden doğruca duşa gittim. Duşa girip bir güzel köpüklendikten sonra sular kesildi. Yaklaşık 15 dk bekledikten sonra hala gelmeyince süper muhteşem kurtarıcım Hacer’e seslendim. Hacer geldiğinde ben köpüklü, havluya sarılmış onu bekliyordum. Su motorunu tam da o an tadilat olduğu için çalıştıramadı. O sırada bütün kızlar toplandı. Banyonun önünde ben havluyla, diğerleri bana bakarken artık ayrıldığımı söylemem gerektiğini düşündüm. Gideceğimi söylediğimde bir kişi haricinde diğerleri oldukça şaşırdı ve eğer samimilerse oldukça da üzüldüler. Yaklaşık yarım saat havlu kostümümle durum kritiği yaptıktan sonra artık bir sürahi su ile köpüklerimden arınmaya karar verdik. Zaten yemek de başlamıştı. Bir telaş hazırlandıktan sonra yemeğe gittim. Yalnız oturacaktım ama bırakmadılar. Yemekte çok fazla konuşmadım. Yemek bittikten sonra Mimar Sinan’dan Attila ve Ramazan’ın yanına oturdum. Ayrılacağımı söyledim. Bir anda çevremdekiler de haberdar oldular. Attila ve Ramazan buna bayağı sinirlendiler. Sonra “iyi kurtuluyorsun işte” dediler.
Yemekten sonra sivri sinek ilaçlama aracı geldi. Herkes oraya buraya kaçıştı. Biz kapının önünde takılırken gidiyor olmam şerefine etrafıma bir sürü kişi toplanmaya başladı. Hepberaber sahile gitmeye karar verildi. Kampta ilk defa topluca eğlenmek için bir refleks oluştu. Kızlar da geldiler. Neredeyse 20-25 kişi sahile gittik. Biri ufak laptop getirmişti. Müzik çalmaya başladılar. Arabesk-pop karışımı bir müzik eşliğinde eğlenenler vardı. Teoman, Ramazan, Attila ve benim gibi insanlar pek eğlenmese de orada vakit geçiriyorduk. Birileri kalkıp tutkulu bir Kolbastı dansına başladığında ortamı terkedecektim ama vazgeçip topluca hareket ediyor olmamıza sevinmekle yetindim. Saat gittikçe ilerleyip iyice yorulduktan sonra kampa geri dönmeye karar verdik. Kampa vardığımızda Teoman’la bir kaç veri alışverişi yaptık. Bana İranlı bir ressamın Happy Horse isimli bir kartpostalını hediye etti. İçinde ingilizce bir yeni yıl kutlama notu yazıyordu. Kartın ilk sahibi gönderdiği kişi ile Paris’te tekrar görüşmeyi umuyor. Kartın üzerinde böyle yazıyordu. Teoman bu kartı Erasmus’un Deliliğe Övgü adlı kitabını çaldığı gün 1 liraya satın almış kitap ayracı olarak kullanmak için. Günün anlam ve öneminie uygun olarak kartın içine tarih ve saati not etti. Altına “Kemer kovulma” yazdı.
 Ertesi gün kalkıp kalkmayacağımı bilemediğim için orada olanlarla vedalaştım. Odama yatmaya gittiğimde oturup bir şeyler yazmaya başladım. Tam o sırada Hacer ve yeni oda arkadaşım Yasemin geldiler. Hacer tekrar tekrar gitmeme ne kadar üzüldüğünü, bu kadar kısa sürede bana ne kadar alıştığını, benim gibi farklı bir insanla tanışmış olmaktan ne kadar mutlu olduğunu, kamptakileri hiç anlayamadığını ve onu unutmamamı söyledi. Çok memnun olarak onu tabii ki unutmayacağımı, ben de onu tanımaktan ötürü çok memnun olduğumu, tekrar görüşmeyi dilediğimi söyledim. Onu İstanbul’a davet ettim. Derken konu dedikoduya, ilişkilere döndü. Artık yorgunluktan neredeyse sızacakken Hacer ve Yasemin yataklarına döndüler. Yatarken saat neredeyse sabaha karşı 02.00 civarıydı. Kızların gelmesinden önce başladığım yazımı bitirdim ve uykuya daldım.

haziran30

Her zamanki gibi 05.30da kahvaltıya uyandık. Artık zaman kavramı öğün saatlerine göre belirlenmiş durumda. Yaklaşık sahur ve ikindi (05.30-14.00) arası çalışma saati, 8 saatlik çalışma devrini ikiye bölen bir de 10.00da geç kahvaltı öğünü var. İkindiden sonra ne yaparsan artık; takıl, gez eğlen... Ama 20.00da akşam yemeğinde olmalısın. Hemen kısa bir süre içinde biyolojik saatimiz buna göre evrimleşti. Tüm gün yemek vakitlerine göre bölününce ve bunun haricinde yapacak pek de bir şey olmayınca öğünler bir nevi günlük minik ödüller gibi. Hediyemizi aldıktan sonra günlük başka bir amacımız kalmıyor. Bir sonraki öğünü bekliyoruz tekrar.
Kahvaltıdan sonra tekrar çizimlerimize başladık. Teoman da sakatlanmasından ötürü kazıya katılamadığından ötürü bizimle çizim yaptı. Bir önceki gün çok az seramik çizmiş olmamıza karşın bugün çizim sayısı 60lara ulaştı. Çünkü çizim konusunda Teoman oldukça deneyimli, biz can çekişirken o bayağı hızlı çizebiliyor. Haliyle bu 60 seramiğin yarısına yakınını da Teoman çizdi.
Seramiklerin teknik çizimi bulunmuş bir parçanın izdüşümünü milimetrik kağıda aktarmaktan oluşuyor. Bunun için kaide(tabak masaya konduğunda masaya oturan kısmı) ya da dukak(tabagın en tepesi ve en dışındaki yüzey) kısımlarından faydalanılıyor. Kaide ve dudak seramiğin sınırlarını oluşturduğundan belli bir referans noktası oluşturuyor. Hem dudak, hem de kaide tam bir daireyi oluşturduğundan aynı zamanda seramiğin çapını da tahmin etmemizi sağlıyor. Düne göre daha iyi çizebildiğimi hissediyorum. Çünkü farklı çizim metodları öğreniyorum.
Bir ara anneannemi, annemi, dayımı aradım. Aileden birilerinin sesini duymak çok iyi geldi. Sürekli annemin beni aramamasından şikayet ettiğimden kızlar benim anneme taptığımı düşünüyorlar. Çünkü "anne bak merak ediyorsan hala ölmedim." diye aradığımda annem de böyle bir ilgi beklemiyordu.
Düne göre bugün daha güzel geçti çünkü çizim hiç anlamadan öğle yemeğine kadar devam etti. Öğle yemeğinden sonra aslında Teoman pansumana gidecekti ama onu götürecek araba ortalıkta olmadığından bir süre bekledikten sonra biz de sahile film izlemeye gittik. Bir masaya oturup gelecek kaygılarımızdan bahsettik. Tabii ki kamp dedikodusu yaptık. Sonra birasına tavla oynadık ve ben kaybettim, bira borçlanmış oldum. Sonra benim daha önce de izlemiş olduğum oldukça eğlence olan Fotokopici Çocuk’u izledik. Daha doğrusu havanın henüz kararmamış olması, Doğan Kaban’ın telefonu ve akşam yemeğine yetişmek zorunda olmamız filmi piç etti. Baktık izleyemiyoruz, biz de kampa dönük. Ben yolda Doğan Kaban ile konuşurken tabii ki gülme krizine yakalandım. Yol boyunca güldüm. Doğan Kaban’ın takdirini kazanmış olduğumu ve Fas’ta ismimi söyleyemeyen birinin bana Diego olarak hitap ettiğini öğrendim.
Kazı evine geldiğimizde öğle yemeği henüz başlamamıştı. Bir süre bekledik. Yemek yedik. Yemekten sonra piç olan filmimize devam etmek istedik ama kısa bir süre izledikten sonra Teoman pansumana götürecek birini buldu, gitti. Zaten tam da o sırada günlük kazı açmalarında şu ana kadar neler yapıldığı sunumları başladı. Her kazı açması grubundan biri o açma hakkında genel bilgiler verdi. Sunumlar aslında buluntuların orjinalliğinden ötürü oldukça ilginç olsalar da sunum yapanların acemiliğinden midir nedir, doğru düzgün bir sunum olamadı. Sunum yapanlar oldukça heyecanlandılar. Bazen anlamakta güçlük çektim. Aşmış adam Cevat hocanın da müdehaleleriyle renklenen sunum bitince tekrar tekrar piç olan filmi bitirdik. Ve günü de bitirmiş olduk.