haziran29

Sabaha kadar kaşınmaktan uyuyamadım. Sabah kahvaltısı için saatimi kurmuştum ama saatin çalmasından önce gözlerim zaten açıktı. Kahvaltı ederken bir elimde çatal, diğer bir elim bacağımı kaşırken neredeyse ağlayacaktım. Bu sineklere bir çözüm yok bir türlü! Tüm bacaklarım işkence görmüşüm izlenimi veriyor. Kahvaltıda kızlar yine acaba kazı alanına mı gideriz yoksa çizim mi yaparız derdiyle tartıştılar bütün yemek boyunca. Ben tartışmalarına katılmadım. Yemekten sonra çizim için kazıevinde kalacağımız anlaşıldı. Hacer bana neyi nasıl yapmam gerektiğini biraz anlattıysa da ilk seferimde hiç de iyi değildim. Bir ara bir hoca geldi. Hocaya “Hocam ben bunu ömrü hayatımda ilk kez yapıyorum. Sizce olmuş mu?” dedim. Hoca şöyle bir baktı “Hmm evet olmamış!” dedi. Sonra gitti. Çizim sırasında bir ara Cevat hoca geldi ve kazıevini düzenli tutmamız gerektiğini söyledi. Erkekler dışarıda çalışırken kadınların da evde durup evi temiz tutmaları gerekiyormuş örneği ile bize gayet net nasıl bir tutum geliştirmemi gerekitğini açıkladı. Çizimlerimizi saat 11.00 civarı bitirdik. Öğle yemeğini bekliyoruz. Bu bekleme sırasında sivrisinek ısırıklarımızı saydık. Ben 52 tane ısırığımla rekoru elimde tutuyorum!
Öğle vaktini beklerken bir iki saat uyukladım. O arada yeni bir kız geldi. Artık odamda yalnız kalmayacağım gerçeğiyle yüzleştim. Kız ile anlaşabilmeyi umuyorum. Sonra yemek vakti geldi. Herkes kamp alanına geldiğinde Teoman’ın kaza geçirdiğini öğrendik. El arabasından taş yuvarlanıp Teoman’ın ayağına düşmüş ve apar topar İçdaş’ın (sponsorumuz) revirine gidip dikiş atmışlar. Ve 2 gün istirahat vermişler. Herhalde önümüzdeki günlerde çizime yardım eder.
Öğle yemeğinden sonra Sex and the City izlemek için odama gittim. Çünkü yapacak hiç bir şey yoktu ve ortalıkta da kimseler yoktu. Bir ara dışarı çıktığımda köyün delisi Necati abi bize sadece kadınların telefon numaralarından oluşan defterini gösterdi. Şimdiye kadar 7 kere evlenmiş ve bu sefer 21 gün ile en uzun süre dayanan eşinin dün memleketine gittiğinden bahsediyordu. Eğer ki geri dönmezse başka birini arayacağını söyledi. Kampta başta Cevat hoca olmak üzere herkesi güldürüyordu. Ama kamptakiler onunla dalga geçmekten başka bir şey yapmıyordu. Bir ara oyun havası çalınmaya başladı, Necati abinin dans etmesini izledik. Millet de ritm tuttu. Sonra akşam yemeği vakti geldi.
Ben yemek dağıtımına yardım ettim. En sonuncuya yemek kalmadı. Oturacak yer de kalmadığından tek başıma oturup yedim yemeğimi. Bu sefer biri yemek duası etti. Tüm kamp büyük bir dikkat ile duaya eşlik etti, farkettiğim kadarıyla Teoman hariç. Yemekten hemen sonra Cevat hocanın da yeni gelmesi şerefine tanışma toplantısı yapıldı. Kampta dikkat edilmesi gerekenler, yasaklar ve kurallar belirtildi. İçkinin de yasak olduğu tekrar belirtildi. Herkes tek tek kalkıp adını-soyadını, sınıfını ve okulunu söyleyip oturdu. Parion hakkında geçen senelerden bir öğrencinin yazdığı saçma şarkılar hep bir ağızdan söylendi. Bir sürü zırvalık ve erkek egemenliğinde süren bir konuşmanın ardından mutsuzluktan ölmek üzereyken konuşmayı bitirdiler. Tekrar tekrar buraya ait olmadığımı gayet net hissettim. Tüm bu saçmalığın ardından Teoman ve Attila ile 1929 Fransız yapımı, Luis Bunuel’in yönetmenliğinde sürreal bir film olan Endülüs Köpeği’ni izledik. Ardından biraz Dali tabloları inceledik. Ama tüm bunları yaparken fonda popüler arabesk bir şeylere maruz kalmıştık.

haziran28

Bugün de her zamanki gibi yaklaşık 5.30 gibi uyandık. Kahvaltımızı ettik. Çizim yapacağımızı düşünürken kendimizi yine kazı alanında bulduk. Yine yorucu, yine sıcak, yine aynı olan işimiz ve günümüze başladık. Kazı yine aynı temposuyla devam etti. Bir ara kazı alanına bir köy sakini geldi. Bizim çıldırmış olduğumuzu düşünmüş olacak ki “yav benim bir kepçem var. Kepçeyi getireyim, sizin bir senede kazdığınızı 10 dk. da kazalım.” dedi. Şimdi nereden baksan adam haklı, bir şey de diyemedik o yüzden. Senelerdir uğraşılıyor hepi topu ufacık bir alan meydana çıkmış. =)
Saat 13.00a doğru günlerdir manyak gibi ortalığın temizlenmesinin, heyacan ve telaşın nedenini gördüm. Son model KİA marka jeepinden Ray Ban, aviator model, altın çerçeveli güneş gözlüğüyle 55-60 yaşlarında bir adam indi. Bizim çalıştığımız kazı açması bir alkış kıyamet geleni selamlıyordu. Kazının yürütücüsü hemen gidip bir tebessümle gelen adamın elinden öptü. Bir kaç öğrenci de etrafına doluşmuştu. Adamın dudaklarından ilk dökülen sözler mırıldanarak “Meaşallah, meaşallah..” idi. Elini öptürürken hissettiği saygı herhalde bir şeyhin müridi arasında hissettiği saygı duygusuyla yaklaşık aynı idi. Bu gelen adamın yüzündeki tebessümden okunuyordu. O geldiği anda tüm ekibin havası bir anda değişti. Tüm ilgi ondaydı.
Gelen adam Parion’un kurtarıcısı, buraların fatihi, bölümünün mesihi, Herr Direktör, profesör doktor Cevat Başaran. Müritleri arasında oldukça sevilen biri. Hayatımda gördüğüm diğer profesörlere hiç benzemiyor. Muhtemelen çok bilgili biridir ama, daha çok Gaziantep’te satın aldığı hanın restorasyonunu kontrol etmeye geldiğinde tanışma fırsatı bulduğum tam bir aile şirketi olan Polaris terliklerinin sahibi, muhtemelen hayatında kaç kere hacca gittiğini hatırlamayan kişiye çok benziyor. Damatları; adamın yanında otururken el pençe divan durarak ona saygılarını gösteriyorlardı. Adamın çayını getiren çocuk önce çayı adamnı gözlerine bakmadan uzatıyor, sonra elini öpüyor ve sonra arkasını dönmeden geri geri ortamdan ayrılıyordu. Prof. Cevat ile bu adamın ne farkı var acaba?
Cevat Hocanın kısa ziyareti aynı karizmasıyla jeepine binip giderek sona erdi. Saat 14.00 olmadan kızlara paydos veerildi, biz de öğle yemeği için kazı evine geri döndük. Yemek henüz başlamadan Cevat hocanın bir tek ricası bir emir olarak kabul edilerek, son model jeepine herhangi bir zarar gelmesin diye yaklaşık 5 kişi tente germek için görevlendirildi.
Öğle yemeğinden sonra apar topar denize koştuk. Bu sefer denize girerken resmen kendi vücudumdan utandım. Neredeyse vücudumun her 10 cm2 sinde ya bir morluk ya bir yara ya da bir sivrisinrk ısırığı var. Amele yanıklarımdan ya da göt-göbeğimden bhasetmek bile istemiyorum. Morluklarımdan dolayı el arabasında o kadar da iyi olmadığımı düşünüyorum.
Denizden gelirken yolda Attila ve Umutla her yerde, herkesle, har zaman yapıldığı gibi kamp dedikodusu yaptık. Sonra Tiaytro açmasına gittik. Süslemeler, kabartmalar, sütunlar adeta büyüleyici. Onlar hakkında şimdilik sadece çok güzel olmalarından öte bir şey söyleyemiyorum. Ama bir sürü arkeologun arasında elbet bir kaç şey öğreneceğim. Buralar gün geçtikçe (kazılardan daha çok buluntu çıktıkça) güzelleşiyor. Yerin altında bir (ya da çok daha fazla) medeniyetin yatıyor olduğunu bilemek ve bu medeniyete dokunmak, çıkartılmasına yardım etmek ve tanık olmak çok ayrı bir duygu.
Denizden sonra kazıevine döndük. Be yaklaşık bir saat yatağımda sızdım. Akşam yemeğine uyandırılmayı tembihlemiştim ve uyandırdılar. Bir önceki gün de Teoman’la konuştuğumuz üzre film izleme planımızı gerçekleştirdik. Bir önceki gün araya kaynadığı için yapamamıştık. Ama bugün sahil kıyısındaki yarı lokanta yarı çay bahçesine gidip denize doğru bakam bir masaya geçip Caotica Ana’yı izledik. İlk izlediğim kadar heyecanlı ve etkileyiciydi. Açık havada huzurlu bir şekilde, denize karşı çaylarımızı yudumlayarak Caotica Ana izlemesi çok keyifliydi. Keşke bir de sivrisineklerle uğraşmak zorunda kalmasaydık. Bütün bu güzel atmosferde sivrisinekler, filmin karşısında iki damla göz dökmeme mani olamadılar.

haziran27

Kazıevine 7+1 ses sistemi kurulduğu için gece zar zor uyuyabildim ve dolayısıyla sabah çok zor uyandım. Henüz hava yeni yeni aydınlamaya başlamışken o ayazda yataktan çıkması tam bir işkence. Sabah kahvaltısını ettikten sonra biraz sağı solu toparlamaya çalıştık kızlar olarak.

Bugün çizim yapacağımızı düşünürken kendimizi nekropolde bulduk. Hava artık yağmurlu değil. Dolayısıyla öğle sıcağını mide bulantısı, baş ağrısı ve dönmesi şeklinde hissediyorum.


Köyde gördüğüm bir çok hayvan ucube; bir kedini gözü yok, bir köpeğin memeleri sarkmış ve kaburgaları sayılacak kadar zayıf. Böyle hayvanlar görünce için parçalanıyor. Kazı yerinde bu zayıf köpeği görünce çok üzülerek “allahım köpek zayıflıktan ölecek.” dedim ve biri “keşke..” diye cevap verdi buna çok sinirlenerek çocukla kavga ettim. Tüm kazı ekibi bizi izleyerek durume güldüler. Gün içerisinde Lady Gaga’nın bir şarkısını söylediğimde iyice grubun konuşulanı oldum. Hatta bir açmaya benim şerefime Lady Gaga Açması ismi verildi. Bundan sonra ortam iyice neşelendi ve herkes güle oynaya çalıştı o Allah'ın sıcağında. yalnız kazı yürütücüsünün üstünü çıkarması oldukça çirkin görüntüler vermesine neden oldu. ve biraz sinirm bozuldu.

Derken öğle yemeği vakti geldi ve kazıevine geri döndük. Teoman’la denize gitmeye karar verdik. Milletin gidip geri dönmesini bekledik. Neyse ki biz gittiğimiz de konuşabileceğim insanlar denizdeydi ve bir haftadır ilk defa denize girmenin heyecanıyla öylesine rahatladım ki. Suyla oynadım, oynadım. Parmak uçlarım buruşana kadar sudan çıkmadım. Sonra kendi eğlencemi bırakıp etrafıma bakınca aslında çok az kişinin yüzme bildiğini farkettim. Ve buna çok şaşırdım. Artık iyice yorulduğumu farketip kıyıya gelince neredeyse her zamanki telaşla hocaların kızmaasını bahane edip mıntıka temizliğine katılmamız gerektiğini söylediler. Ve apar topar kazıevine döndük. Yolda Levent, Teoman ve ben kıyıda balık közleme planları yaptık. Umarım bir gece böylece kıyıda vakit geçirebiliriz.
Kazıevinde saçma sapan işler verdiler bize. Kazıevini toparlamak, yerdeki çakıl taşlarını tırmıklamak, bir şeyleri bir yerden başka bir yere taşımak gibi saçma saçma işler yaptık. Sonra akşam yemeğini yedik. yemek sırasında deli olduğunu düşündüğüm Hünkar isimli çocuk babasının bir sözünü söyledi: Kazma tutacağına kalem tut! şimdi de kazma tutuyoruz halbu ki =). Ben de babamın efsanevi sözünü söyledim. oldukça beğendiler: Yüksek tepelere çıkmadan daha yüksek tepeleri göremezsin.
Daha sonra Leventlerle sohbet ettik. Oldukça keyifliydi ama kocaman bir ses sistemi ve projeksiyon getirdikleri için dünya kupasını yayınlamaya başladılar. O gürültüde daha fazla sohbet edemeyeceğimizi anlayınca odama döndüm.
Bugün denize girmiş olmanın verdiği rahatlama, kazının aslında eğlenceli geçiyor olması ve keyifli sohbetler beni gittikçe rahatlatıyor. Yarın çizim yapmayı planlıyoruz. Umarım daha az yorucu günler gelecek. Ama bu da aynı zamanda kazıevinden dışarı çıkmamak anlamına geliyor.

haziran26

Sabah 09.00 minibüsüne yetişebilmek için 08.00da uyandım. Ancak yine hocalar ne der, nasıl gideriz, habersiz olur muymuşmuş, ya mıntıka temizliği varsaymışmış, bize kızabilirlermişmiş bahaneleriyle gidemedik. Bir ara etrafı kolaçan etmek için çıktığımda bir hocayı gördüm ve Biga’ya gidip gidemeyeceğimizi sordum. O da tabii ki gidebileceğimizi, bugünün bizim boş günümüz olduğunu söyledi. Ben de yaptığımız her şey için izin istememiz gerekip gerekmediğini sordum. Tabii ki izin istememizin gerekmediğini ancak zaman zaman köylülerle problemler yaşandığını ve herhangi olumsuz bir duruma karşı bizim nerede olduğumuzu bildirmemizin iyi olacağını söyledi. Ben bunu gidip kızlara söylediğimde pek aldırış etmediler. Ben de bir süre daha yattıktan sonra Atilla’nın sesini duyunca kalktım. Belki bir sonraki minibüse yetişebiliriz diye hemen hazırlandım ve çıktım. Kahvaltı edelim, kızların hazırlanmasını bekleyelim derken anca 10.30 minibüsüne yetişebildik. Onu da neredeyse kaçıracaktık da Teoman isimli aslında felsefe okumak isteyen ve muhtemelen ÇAP yapacak olan biriyle önden hızlı hızlı yürüdüm. Bu sayede minibüse yetişme derdimiz olmadı. Çünkü biz minibüsü durduk ve diğerlerini beklemesi gerektiğini söyledik.
Yolda Teomanla giderken baktık muhabbet oldukça güzel ve sarıyor biz de birlikte vakit geçirmeye karar verdik. Önce annemin gönderidiği paketi almaya Yurtiçi Kargo’ya gittik. Sonra bayağı kazı dedikodusu yaptık. Ordan burdan sohbet ettik. Önce bir çay bahçesine gittik ve birbirimizin kahve fallarına baktık. Çay bahçesinde annemleri aradım. Annemin sesi çok neşeli geliyor olmasına rağmen babamınki çok nazlı geliyordu. Ama bir 15 dk konuştuktan sonra onun da keyfi yerine geldi. Çay bahçesi otogara çok yakın olduğundan ilk gün tanıştığım simit-pohaça satan abiye merhaba demeye gittik. Oradan Teoman’ın daha önce tanıştığı birine gidip yemek yedik. Derken orada çalışan adam bizi içki içebileceğimiz bir yere yönlendirdi. Adı Padio(emin olmamakla birlikte) olan çok şirin bir bara gittik. O arada iletişim kurup kurmamakta tereddüt ettiğim birini aradım. Yine biraz kafa karışıklığımı arttırmış olsa da bu seferki konuşma fena değindi. Sonra ikişer bira içince oldukça keyiflendik derken artık kalkmaya karar verdik. Biz her saat başı minibüs var zannederken aslında 17.30da ve 19.00da minibüs olduğunu öğrendik ve minibüsü 5 dakika ara ile 17.30 minibüsünü kaçırdık. Bir buçuk saat aptal aptal vakit geçirdik. Dönerken oldukça yorulduğumuz için yarı uykulu mp3 playerlarımızla gayet sessiz bir yolculuk yaptık. Yolda Parion tarihi konuşmaya başlayınca ben tarih konusunda ne kadar cahil olduğumu anladım ve çok utandım. Binlerce arkeologun arasında saçma sapan çıkarımlar yapmamam ve dah çok okumam gerektiğini farkettim.
Kazı evine döner dönmez yemeklerimizi yedik. Kazı evine 7+1 ses sistemi kurulmuştu ve bangır bangır deneme müziği çaldılar. O sinir bozucu sesi dinlerken ismi Hasan olan günün nöbetçisiyle sohbet ettim. O arada Teoman denize gitti ve ben yine denize girememenin azabıyla onun arkasından öylece bakakaldım. O arada Burcu ile konuşma fırsatım oldu. Yine inönü stadyumunda Sonisphere’in 2. gününün tadını çıkarıyordu. Günün havadislerini verip kafa karışıklıklarımı anlattım. O da benim üzülmemem için çeşitli öğütler verdi. Sonra yine döncem ben sana şeklinde telefonları kapattık.
Bir ara internette takıldım. Hacer’den çeşitli fotograflar aldım. Gecikmeli Paris fotograflarımızı gösterdim onlara. Bir ara bilgisayarımı Hacer’e bıraktım ve yine Teoman’la sivrisineksiz bir yerde çay içtik. Şimdi de Sex and the City izlemeye hazırlanıyorum.
Ve günün olayı: kazıyı Mimar Sinan'dan dün nöbetçi olan bir çocuk terk etti. Yaklaşık benimle aynı sebeplere sahip, ama ben ısrarla alışacağım!

haziran25

Bugün Cuma. Bugünün aslında yarım gün olması gerekiyorken adeta off day gibi geçiyor. Sabahtan 12.00a kadar çalışacak diğerleri. Biz kızlar olarak evde pinekliyoruz. Kazıevini temizledik. Ben ojelerimi tazeleyecek kadar vakit bile bulabildim. Diğer kızlar da yatıyorlar.

Kızların odasına gittim. Kızlar kendi aralarında cemaat yurlarının aslında o kadar da korkunç yerler olmadığından, hocalarından, sınıflarından bahsediyorlardı. Hacer benim adını hatırlayamadım bir hocanın dersine girdiğimde ne kadar komik olacağını söyledi. Ben de nedenini sordum. Hocanın biraz tutucu olduğunu söyledi. Konu buradan açıldı ve onlarla kampın bana farklı gelen yanlarını konuşmaya çalıştım. Ancak sanıyorum tarafımı belli ederek onlara saldırıyorum zannetmiş olabilirler. Çünkü bir anda konuşma tartışmaya döndü. Benim fikirlerimden ya da yaşam biçimimden pek hoşnut olmadıklarını düşünüyorum.
Aslında sürekli bir ayrımcılıktan dem vuruyorum sanırım. Çünkü buraya geldiğimden beri biraz feminist tarafım ağır basmaya başladı. Zaman zaman düşünüyorum da acaba; ayrımcılık ayrımlıcık değim şeyi asıl ben mi yapıyorum, ben mi kategorize etmeye çalışıyorum çevremdekileri? Bir İstanbullu kendini beğenmişliği mi serigliyorum burda? Çünkü bir çok kişiden “orası batı, burası doğu!” klişesini duydum. Doğu tarafından işe baktığında batı daha geniş, daha rahat. Buna bir özenme sözkonusu olsa da bir yandan da pek de istenilen bir durum değil. Belki de kendi değerlerine karşı çıkmak anlamına da geliyor olabilir. Her ne kadar sevmedikleri taraflar olsa da kimliklerini benimsemiş durumdalar. Yani bir kız isen bulaşık yıkamaya pek takılmaman gerek. Bunu sorgulamaman gerek.
Saat 14.00a kadar uyudum. Öğle yemeğine uyandım. Öğle yemeğini yedikten sonra biraz sahilde turlayalım dedik. Biraz dolaştıktan sonra kampa geri döndük. Amacımız üstümüzü değiştirip köye gitmekti ama “çocuklar internet geldi!!” haykırışı bizi resmen lap toplarımıza kitledi. Ben blog işleriyle uğraşırken. Kampın yarısı Aşk-ı Memnu izlemek için bir lap topu çevrelemişti.

Biraz internette orada burada takılırken çok da iletişim kurmayı beklemediğim biriyle iletişim kurdum ve bu benim kafamı kurcalamaya başladı.
Akşam yemeği vakti geldi o arada. Yemeğe kadar bir bölüm South Park izledik. Yemekten sonra köye gidip kumsalda oturduk biraz. Ertesi gün hattım  AVEA’ya geçeceğinden son kontürlerimi harcamakta bir sakınca görmeyerek Burcu’yu aradım ama Sonisphere’de eğlendiğinden seslerimi duyamadık. “Ben seni ararım” dedi kapattık. Kazıevine gelince yine blog işleriyle uğraşırken bana Türk Bayrağını sabitlemek için bir tarafını dikme görevi verildi. Diktim.
Cumartesi, yani yarın Biga’ya gidip şehir görmeyi hadefliyoruz. 09.00 minibüsüyle gitmeyi planlıyoruz.

haziran24

Sabah saati 05.00a kurmuş olmama rağmen birileri tarafından uyandırılmayı bekledim. Sabah donmuş olarak uyandım. Mimar Sinanlı bir çocuk nöbetçiydi. Kahvaltıda yine çorba çıktı, yine şaşırdım. Ama sabah içimi ısıtması için içtim. Kızların tekrar kazıya gidip gitmeyeceğini bilemediğimizden ortalıkta önce oyanaldık, geç kahvaltıdan sonra gideceğimiz söylendi bir ara. Ben de tekrar yatağıma geçtim ama sonra çağırıldık ve kazıya gittik.

Kazı yerine daha çok alıştığımı farkettim. Daha çok yorulmuş olmama rağmen kendimi daha rahat hissettim. Yapacağımız iş belliydi ve az çok nasıl tepkiler vermem gerektiğini öğreniyorum. Mimar Sinan’dan Atilla da bugün bizimle Nekropol’e geldi ve kendimi daha iyi hissettim. İki antrapolog çocuk da bugün bizimleydi ve onlarla konuşabiliyor olmak güzel.
Buraya geldiğimden beri aklımdan çıkmayan iki şey var: uyku ve yemek. Geç kahvaltı vakti gelene kadar kaç kere saatime baktığımı hatırlamıyorum. Bugün yine de kızlara bakış alaycı olsa da daha fazla sohbet edebilir hissediyorum kendimi.

Bugün Nekropol’de 30-35 yaşlarında bir erkeğin kemikleri, iki tane de çömlek bulundu. Bulunanların hepsi iyi durumda. Hepsinin fotograflarının çekilmesi ve notlarının tutulması gerektiğinden çok fazla amele işi toprak taşıma olmadı. insanoğlunun en basit ve en eski aletlerinden biri olan el arabasını artık bir uzvumuz olarak kullanmaya başlıyoruz. Fotograf çekimi ve notlamayı el arabalarının içinde oturup beklerken bir ara uyukladım.
Annemlerle bugün bir kaç kere konuştuk, benim için çeşitli eşyalar gönderecekler. 14.00da mesai bitti ve denize girebilme hayalleri kurmuştum. Ancak hiç bir kızın benimle gelmeye hevesi olmadığından ve tanımadığım bir sürü erkeğin arasında denize girmek biraz düşündürücü olduğundan denize girmedim. Bir gün önce köye birlikte gittiğimiz bir oğlan çocuğu da denize gidiyordu. Bir tanıdıkla gidebilir miyim acaba diye çok düşündüm ama vazgeçtim. Ben de hemen duşumu alıp uyudum.
Saati kurmuş olmam rağmen Burcu’nun aramasına uyandım. Tanıdık bir yerden birinin sesini duymak çok iyi geldi ve oldukça mutlu uyandım. Aladdin marka bardağımla kahve içerek insanlarla sohbet ettim. Ayrıca uykumu da almış, dinlenmiş olmanın verdiği iyi his... Bir ara kıvırcık saçlı, yüksek lisans öğrencisinden alanı gezdirmesini istedim. Çünkü üst ölçekten bakmayınca ufak tefek kalıntılardan pek bir şey anlayamıyorum. Yine de güzel, ama branşım açısından bir şey ifade etmiyor.
Akşam yemeğinde yine üç öğündür çıkan çorba ve iki öğündür çıkan diğer yemekleri yedik. Sonra köye Aşk-ı Memnu’nun finalini izlemeye indik. Ancak 2 reklam dayanabilip kazı evine geri döndük.

haziran23

Sabah 05.10 gibi uyandırıldım. Kahvaltıda çorba da çıkıyor. Ama sanıyorum o çorbayı üç öğün yiyeceğiz. Çorbanın yanında zeytin, peynir, yumurta, bir tam domates ve bir de yarım salatalık çıkıyor. Bıçak olmadığından domatesi yiyemedim.
Bir heyecanla kazı alanına gideceğimizi umarak hazırlandım ama kızlara tuvaletleri yıkamayı münasip gördüler. Ben de alana falan gitmedim. Ama antrapolog iki çocukla kemikleri azıcık inceledik. Biri diğerine cinsiyet, yaş ayrımı nasıl yapılırı ankattı, ben de yanlarında durdum.
Tam uyumaya hazırlanıyordum ki kızların da nekropole(nekropol= mezar yeri) gitmelerine karar verdi üst merci. Biz de gittik. El arabalarıyla toprak taşıma görevini üstlendik. Ancak ilk günümüz olduğundan ve ağır beden işi olduğundan oldukça yorulduk. Bence iyiydi. 

Kazı yürütücüsünün orta yerde gayet rahat burnunu karıştırabildiğine şahit oldum. Erkeklerin bizimle dalga geçercesine bakıp kendi aralarında konuşmaları ve bizimle ortak bir muhabbet kurmamaları ilginçti.

 Bir kısmı ise yardımcı oldu. İçlerinden biri ile kazı alanı hakkında sohbet ettim. Yüksek lisans yaptığı ve akademisyen olmak istediği için ve zaten Biga’lı olduğundan hemşehri gibi sohbet ettik.


Kazı alanında işimiz bitince kurt gibi aç olduğumu hissettim. Tüm yemeğimi bitirdim, yemekte sabahki çorba çıktı. Yemekten sonra bizi çok kötü bir süpriz bekliyordu. Saat 18.00a kadar kaldığımız evin pencereleri değiştirildi. Yaklaşık 18.45e kadar temizlik yaptık. Daha doğrusu ben can çekiştim, diğer kızlar gayet güzel her tarafı hallettiler. Baktım tek başıma hareket edemiyorum. Bana emir verilmesini bekledim. Kızlar şunu yap, bunu yap dediler. Ben de yaptım. Bir ara tuvaletim geldiğinde ve tuvaletin o sıra pis olduğundan ötürü ne yapacağımı bilemedim. Sonra banyoda da bir klozet olduğu aklıma geldi. Ancak oraya girmek istediğimde kızlardan biri klozeti pek temiz bulmadığını onun yerine alaturka tuvaleti beklememi söyledi. Ben de klozeti temizleyip temizlemediğini sordum, temizlediğini ancak alafranga tuvaletleri sevmediğini söyledi. Temizliğin bitiminde babam aradı. Biraz durumumu anlattım. Sesim pek neşeli değildi sanıyorum. Ama buraya alışacağım.

Amerika’da housekeeping yaparken de “Türksem müslümanımdır, müslümansam teröristimdir.” Muamelesi görmüştüm. Burada da bir nevi housekeeping yapıyorum, bunun yanında amelelik de yapıyorum. Ama hiç bir para almıyorum of course! Olsun yine de iyi bir deneyim olduğunu düşünüyorum(!)

Yemekten sonra 6-7 kişi köyde bir lokanta gibi bir yere çay içmeye gittik. Dönüşte biri telefonun düşürdüğü için tam kazı evine varmışken geri döndük. Hoplaya zıplaya,güle oynaya, şarkı söyleye söyleye, yağmurdan kaçmak için zaman zaman koşarak olduça eğlenceli vakit geçirdik.

haziran22

Otobüste yanıma arıza bir teyze oturdu. Fotografını çekmeye utandım. Çok da konforlu olmayan bir yolculuğun ardından sabah 06.30da Biga Otogarı’na vardım. Kemer Köyü’ne giden otobüsleri öğrenmek için simit-pohaça satan bir abinin yanına gittim. Bana çok yağlı bir börek sattı. Çanakkale’de mimarlık okuyan bir oğlu olduğunu ama bu senenin başında kaza yaptığını anlattı. Oğlunun çok yakışıklı olduğunu söyleyerek bana fotografını gösterdi, ben de ona sigara ikram ettim birlikte çay içtik. Kontürüm çok az olduğundan annemlere anca mesaj gönderebildim, bilmiyorum okudular mı. Kemer minibüslerinin 09.30da kalktığını öğrendim, yaklaşık 2-3 saatim var. Otogarda bizim abinin yanındaki çay ocağında oturuyrum.

Bir süre sonra kazı ekibine katılacak 2 oğlan çocuğu gördüm. Bu sefer minibüs seferini onlara sordum. Minibüsün kalkacağı yere baktım. Bizim abiyi dinlesem 10.30da minibüse anca yetişebilecektim. Neyse ki dinlemeyerek minibüsün 9.00da kalkacağını öğrendim.
 O arada bir tuvalete gittim ve her zamanki gibi “pedlerinizi lütfen çöp kutusuna atınız.” Yazısını gördüm. Bu yazı “yeryüzünde pedini tuvalete atan var mıdır acaba?” diye düşünmeme neden oldu. Neyse bu bizim iki oğlanın peşinden minibüse atladım. Sadece “Siz de mi kemere gideceksiniz? –Evet.” Diaologundan başka iletişimimiz olmamıştı. Minibüste uyuyakaldım. Bunlar indiler ve ben de uyanıp bir telaş bunların peşine düştüm. Aynı yere gideceğimiz bu kadar barizken bunlar benden 30 m öteden yürüyorlardı ve hiç bir iletişim kurmamıştık. Ben bin telaş onları takip ederek gideceğim yönü bulmaya çalıştım. Böylesine yabani tavrın arkasına gizlenen erkeklik sıfatına küfrediyordum ki bir baktım biraz eğimi olan bir yolun başında beni bekliyorlar. Bavulumu taşımama yardım ettiler. Aslında yardım etmediler, bavulumu alıp taşıdılar. Kazıevine vardık. Neredeyse kimse yoktu.

Kazıevi oldukça düzenli ve sistemli görünüyor. Ama yeri ilk defa görmenin heyecanı ve korkusuyla etrafa şaşkın şaşkın bakınırken bir taraftan da rahat bir tavır sergilemeye çalıştım. İşte bu noktada malesef sigaranın önemli bir iletişim aracı olduğunu düşünüyorum. Ve de ayrıca rahat tavır sergilemede yardımcı oluyor. Sonra 4 kız gördüm, 2si kapalı. Önce öğrenci olup olmadıklarını anlayamadım, çünkü bir köşede ıhlamur yaprağı ayıklıyorlardı. Gelip beni odama yerleştirdiler. Tanıştık, aslında sevimliler de. Biraz buradaki havayı sezmek ve sınırlarımı öğrenmek için çeşitli sorular sordum. Ancak pek bir şey yapmamıza izin verilmediğini anladım. Fakat kızlar bu durumdan pek şikayetçi değiller. Çünkü erkeklerin çok çalışıp kendilerinin çalışmadıklarını düşünüyorlar. Hele içlerinden biri kendine BAYAN yakıştırması yapıyor ki hiç anlam veremedim. Kadınlık müessesesinin hizmet üzerine kurulu olduğunu düşünüyor olabilirler. İçlerinden biri (Özgür) geç kahvaltımızı yaparken imza falıma baktı ve kişilik yorumlaması yaptı. Oldukça eğlenceliydi. Saat 14.00da tüm ekibin öğle yemeğine gelmesini bekliyoruz.

Arada bir kestireyim dedim. Sonra daha önce iletişim kurduğum bir hocanın geldiğini duydum. Bizim alanı gezmemize izin vermiş. Biz de biraz dolaştık. Bir süre sonra öğle yemeği vakti geldi. Kızlar masaları sildi, ekmekleri masalara dağıttı, yemek dağıtım görevini üstlendiler. Kızlar olarak ayrı bir masaya oturduk. Yemek bitince yine kızlardan masaların temizlenmesi istendi. Kızlar da yaptılar, ben de hayretler içinde, ağzım açık onları izledim. O arada kızlardan biri canımın sıkılıp sıkılmadığını sordu. Ben de “Yoo pek değil. Buradaki hiyerarşiyi çözmeye çalışıyorum sadece.” dedim. O da bütün bu kızların sadece ayak işlerine koşturmasını isteyerek yaptıklarını söyledi. Alana çıkılmasına pek izin verilmediğinden, daha doğrusu pek “kız işi” olmadığından bu hizmetin bir şekilde yardım olduğunu düşünüyorlar. Ne olacakmışmış, elimize mi yapışırmışmış. İlginç.


Kızlardan birinin adı Hacer. Tam bir kadın işleri uzmanı. Her şeye koşturup, her şeyi yapabiliyor. İyi de yapıyor. Ben o kadar güzel yapamam doğrusu. Bu ayrımcılık hakkında ileri geri konuşurken benim gerçeklerle yüzleşmemi sağlamak amacıyla “Sen batıda yaşıyorsun, ben doğuda! Burada  işler farklı!” dedi ve daha fazla bir şey söyleyemedim.
Rodin hakkında konuşabileceğim biriyle tanıştım. Aslında felsefe okumak istiyormuş. İnsanların libidosuyla yaşaması gerektiğini düşünüyor.
Kazı yürütücüsünün namazında, niyazında biri olduğunu öğrendim ve içki-sigaranın yasak olduğunu öğrenince önce bir delirecek gibi oldum. Sonra geçti.
Gece annem aradı. Konuşurken boğazım düğümlendi. Ağlamadım ama. Sonra hat kesildi, bir daha da görüşmedik.

haziran21

yolculuğun başlangıcı.




İlginç bir bavul hazırlama temposundan sonra anca yola koyulmaya hazırdım. Otobüsüm Avcılar’dan kalkacak. Tramvay ile mi, otobüs ile mi gitsem diye düşünürken en mantıklısının tramvay olduğuna karar verdim. Bavulumu çekiştire çekiştire kendimi tramvaya attım. Cevizlibağ’da indim. Bir sürü üstgeçidin yanısıra kalabalık oldukça sıkıntılıydı. Neyse ki bir iki kişi bavulumu taşımama yardım etti. Bir koca bavul, bir lap top çantası, bir sırt çantası ve bir de hasır şapka taşıyordum.  Annemi aradım, gelip yardım etmesini rica ettim. Metrobüsün üstgeçidine de zor bela çıkıp annemi beklerken Pelin aradı. Yaklaşık 40 dk. annemi beklerken Pelin ile haftasonu dedikodusu yaptık. Hafta sonunun özelliği Efes Pilsen One Love Festival olmasıydı. Bir kaç curcuna, üzüntü, sevinç, heyecan anımızı anlattık. Birlikte olmadığımız anların havadislerini paylaştık derken annem geldi. Eve giderken bavulu acaba yazanaye bırakabilir miyiz diye şansımızı deneyelim dedik ve kabul ettiler. Truva Turizm, 00.30 Esenler-Biga otobüsü. Sonra eve gittik. Biraz ailecek vakit geçirdik. Yürüyüşe çıktık. Telefon numaramı AVEA’ya çevirmek için başvurduk. Sonra 00.30daki otobüs için 22.30da servise bindim ve yaklaşık 1 saat otogarda bekledim. Bu 1 saati Burcu’yu görerek değerlendirebilirim diye düşündüm ama gelmedi. Ben de 1 saati bir çocukla kesişerek geçirdim, ama çocuk başka otobüse bindi.